Demokrasinin Kökeni ve Demokratik Toplumun Gelişim Süreci

Halkın yönetimi dediğimiz demokrasi kavramıyla ilk defa modern devlet öncesi Yunan site devletlerinde karşılaşıyoruz.Yunan sitelerinde sadece özgür yurttaşların katıldığı demokrasi, tarihte demokrasinin ilk uygulanışıdır. Ancak köleliğin hüküm sürdüğü, halkın belli bir bölümünün yani sadece özgür erkek yurttaşların demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanabildiği bu demokrasi anlayışı bir azınlık demokrasisiydi. Cinsiyet ayrımının yapıldığı bu demokrasi anlayışında kadın olgusu siyasal iktidar organizasyonunun dışında tutularak hem devlet mekanizmasındaki etkinliğine hem de toplumsal yaşamdaki rolüne tahakküm kurulmuştur. Ayrıca Yunan sosyal toplumundaki sınıf farklılıkları ve sitenin siyasal yapısındaki düzensiz değişim demokrasinin icra edilmesini zorlaştırmıştır. Bu noktadan hareketle, demokrasinin siyasal iktidarın rolüne göre şekillendiğini dolayısıyla da bir devlet(yönetim) biçimi olduğu söyleyebiliriz. Devlet mekanizması demokrasiyi kurumlarına egemen kıldığı ölçütte demokratik toplum kavramı gelişim göstermiştir. Tarihteki ilk bu demokrasi girişimi her ne kadar uygulanamamışsa da site devletlerinin kurumları üzerinde fikir yürüten düşünürler modern devletin siyasal ilkelerinin temelini atmıştır.Y unan demokrasisinde devlet mekanizması, bireye siyasal iktidara katılma(kamusal kararlara katılma, temsiliyet ve muhalefet yapma hakkı) olanağını sağladığı ölçüde birey demokratik hak ve menfaatlerden yararlanabiliyordu. Ortaçağ demokrasisinin uygulanış biçimlerine bakıldığında da benzer hususlarla karşılaşabiliyoruz. Ortaçağda demokrasinin gelişimine etki eden en büyük faktör İngiltere’de kralın ve din adamlarının yetkilerini halk adına sınırlayan Magna Carta yani Büyük Sözleşme olmuştur. Bu sözleşme doğrultusunda seçimler yapılmış olsa dahi kısıtlamalar sebebiyle halkın sayısal olarak sadece küçük bir kısmı bu seçimlere katılabilmişti. Demokratik düzenlemeler dışında tutukluluk ve infaz hallerine ilişkin kararların ancak yargılama sonucunda verileceğine dair düzelenmeler de yapılarak günümüz hukuk sisteminin temelleri atılmıştır. Yargılamalar halka açık bir şekilde yapılmış öte yandan kral hukukun sınırları kapsamında hareket etmek zorunda kalmıştır. Yine aynı dönemde birçok ülkede devlet yönetiminde zaman zaman demokrasiye benzer uygulamalar yapılmıştı. İtalyan şehir devletlerinde, İskandinav ülkelerinde bulunan küçük otonom bölgelerde demokrasinin gereklerinden seçim yapılması, meclis oluşturulması gibi uygulamalar oluyordu. Fakat hepsinde demokrasiye katılım cinsiyetçi ayrımlara(erkek olma), belli miktarda vergi verme gibi hususlarla kısıtlanıyordu. Katı sınıf ayrımının olduğu bu toplumlarda burjuvazi sınıfı vergi ödeyerek serflere göre siyasal yapıda daha etkili oluyordu. Ortaçağ İslam toplumlarında ise siyasal iktidar dinsel örgütlenmeler sonucu meydana gelmiştir. Arap Yarımadasının sosyolojik yapısını incelediğimizde toplumun kabileler halinde örgütlendiğini görüyoruz. Bu ortamda doğal olarak devlet ve din tek bir kurum halinde örgütlenmiştir. Bu itibarla İslam topluluğuna dahil olmak, doğrudan siyasal yapıya katılmayı da sağlamış oluyordu. Teokratik bir devlet anlayışını benimseyen İslam devletleri, demokrasi ve demokratik araçları merkezi iktidar aracılığıyla uygulamaya çalışmışsa da bu girişimler büyük ölçüde karşılıksız kalmıştır. İslam hukukunda egemenlik Tanrı’ya aittir ve bu sebeple siyasal iktidar Tanrı’nın koyduğu sınırlar çerçevesinde hareket edebiliyordu. Tanrı sahip olduğu bu egemenliği bütün Müslümanlara verdiğinden dolayı Halife, İslam toplumunun temsilcisi haline gelmiştir. İslam devleti bir inanç devleti olduğundan ötürü insan unsuru arasında Müslüman ve Müslüman olmayan teba ayrımı yapar. Bu şekilde sadece Müslüman halkın siyasal iktidara katılması sosyolojik problemleri doğurmakla beraber demokrasinin uygulanışını da zorlaştırmıştır. Çünkü demokrasi kavramı öncelikle kendi içinde siyasal ve toplumsal eşitliği barındırmaktadır. Kavimler Göçü sonucunda Avrupa’daki siyasi otorite boşluğundan yararlanan kilise kurumu, devlet mekanizmasını ele geçirerek önemli bir güç haline gelmiştir. Hristiyanlık da tıpkı islam gibi bir inanç olmaktan çıkarılak siyasal bir rejim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Din adamları toplum üzerinde güçlü otorite kurarak kendi kanunlarını uygulamaya koymuştur. Bu kapsamda özgürlükler Papa’nın koyduğu kanunlarla sınırlıydı. Demokrasi bu tür toplumsal değişim ve dönüşümlerden etkilenerek her süreçte ancak farklı bir yönünü gösterebilmiştir. Özellikle modern devletin doğuşu ve kurumsallaşmasıyla birlikte devlet mekanizması ve halk arasındaki birtakım siyasi ilişkiler değişmiş ve demokrasi farklı bir rol ile uygulama alanı bulmuştur. Rönesansın etkisiyle toplumların ekonomik, sosyal, politik ve kültürel değer ölçülerinin değişikliğe uğramasıyla kapalı kutu dediğimiz toplumlar ticaretin etkisiyle dışarıya yönelmişlerdir. Ancak monarşik devlet biçimleri,ekonominin gelişmesinden dolayı bireye/topluma birtakım haklar sağlanmışsa da bu haklardan sadece üst sınıflar istifade edebilmiştir. Dolayısıyla sosyal sınıf farklılıkları ve tekçi iktidar yapılanmaları demokrasinin ve demokratik toplumun gelişmesini büyük ölçüde imkansız hale getirmiştir. Bu monarşiler döneminde görüldüğü gibi ekonomik yapının özelliği ve belirleyici niteliği devlet kurumu üzerinde etkili olmuştur. Sonrasında J.locke, J.J.Rousseau, Montesquieu gibi düşünürler bu ekonomik gelişim üzerine ortaya çıkmış burjuvazi sınıfın devlet anlayışını, siyasal iktidara bakışını ve olması gereken yönetim biçimleri üzerine fikirler ortaya koyarak demokrasinin gelişiminde farklı bir tartışma yaratmışlardır. Bu dönemde burjuvazinin gelişmesi ve parlamenter sistemin uygulanması, Fransız Devrimi’nin başlangıcına işaret etmiş ve devrim küresel etki yaratacak biçimde gerçekleşmiştir. Fransa’da monarşinin yıkılıp yerine Cumhuriyet’in kurulması ve birtakım dini kurumların etkisiz hale gelmesi sonucu demokrasi için tarihsel bir başlangıcın habercisi olmuştur. Devrim sonucunda 1789 İnsan Hakları ve Yurttaşlar Bildirgesi yayımlanmış ve bu bildirgede insan hakları, barış, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve mülkiyet kapsamında düzenlemeler yapılarak insan soyut bir varlık olarak ele alınmıştır. Bu temelde bir anayasa yapılmışsa da insanın somut olarak hiçbir faaliyetine yer verilmemiştir. Liberal devletin bu ilk kuruluş aşamasında görüldüğü üzere ekonomik, sosyal, siyasal boyutta düzenlemeler yapılmış ancak siyasal iktidara bu hususta neler yapılacağına, özgürlüklere hangi kapsamda müdahale edip etmeyeceğine dair herhangi bir görev yüklenmemiştir. Ayrıca bireyin de bundan sonraki süreç için yetenek ve gücünün, siyasal ve toplumsal boyutta bir ölçüt olarak kabul edileceği şeklinde bir sonuca varmak da mümkündür. Bu sonuç da aslında pek o kadar çağın ekonomik yapısına ters değil, devrimi yapan burjuvazi, toplumdaki her türlü etkinliğin de kendi doğrultusunda kendi eliyle gerçekleştirilmesini istiyor. 1789 Bildirisinden sonra birey, iktidara katılım sağlamış ve devlet mekanizmasında söz sahibi olmuştur. Hukukun kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi tarihi boyunca sürekli devam eden hak ihlallerine karşı artık birey hak arama kurumuna (hukuka) başvurmuştur. Liberal demokrasinin bu gelişimiyle birlikte sivil toplum ve siyasal toplum ayrımı belirginleşmiştir. Demokrasi bu süreçte farklı bir kimliğe bürünerek siyasal iktidarın kullanması gereken(zorunluluk) bir aygıt haline gelmiştir. Bilakis toplumsal değişim ve dönüşümden etkilenen birey eğitim ile tanışarak bilinçli toplum yani düşünebilen bir toplum yapısını oluşturmuştur. Bu sebeple demokrasinin temel gereklerinin uygulanamadığı hususlarda birey, sivil toplum yahut siyasal toplum aracılığıyla bu tip anti-demokratik uygulamalara müdahalelerde bulunmuştur. Sivil toplum yahut siyasal toplumun bir parçası haline gelen bireyin özgürlük ve demokrasi mücadelesi ve dünya üzerinde gerçekleşen büyük ölçekteki etkiler, sınırları anlamsızlaştırarak küreselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Artık birey hak ve menfaatlerini sınırlar dahilindeki kurumlar ve mekanizmalar aracılığıyla değil uluslar üstü örgütlenmelere katılarak devlet kurumlarının meydana getirdiği hak ihlallerine bu örgütler aracılığıyla müdahale etmiştir. Dolayısıyla ulus devlet her ne kadar varlığını korumuş olsa dahi küreselleşmeyle beraber birey karşısındaki etkilerini büyük ölçüde yitirmiş daha zayıf hale gelmiştir. Gerçekten günümüzde, ekonomiden siyasete, sosyal hayattan kültüre pek çok alandaki köklü değişim ulus devletin gözden düşürülmesine sebebiyet vermiştir. Tüm yurttaşların seçime katılabildiği ve iktidarın kaynağının halk olarak kabul edildiği modern demokraside küreselleşme olgusu ile birlikte önemli sorunların bir ülkede değil, ancak dünya ölçeğinde ele alınabileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu gerçekten hareket ederek artık bazı sorunların çözümü açısından liberal demokrasinin ne ölçüde yetersiz olduğuna bakmakta fayda vardır. Bu hususta Held’in yaklaşımını uygulayabilmek ortaya çıkan bu yetersizliği büyük ölçüde giderecektir. Held yaklaşımında ”küreselleşmenin yeni bir demokratik açılıma imkan sağladığı ve sağlaması gerektiği yönünde” açıklama yapmıştır. Nitekim ”çok yönlü yurttaşlık olgusunun gelişmesine bağladığı kozmopolitan demokrasi, insanların birbirine bağlı, karmaşık bir dünyada yaşıyor kabul eden belli problemleri ulus devletler ve yerel yönetimler için uygun politikalar olarak gören fakat çevre ve küresel güvenlik gibi bazı problemlerinde yeni kavramlara ihtiyaç duyduğu anlayışını” benimsemekte ve demokrasinin gelişiminde rol oynayacağını ifade etmektedir.

Mehmet ÖZTÜRK